hayatta yapacak çok fazla iyi şeyin yoksa, bazen hiç elindekileri harcamamak en iyisidir. yani yapabileceğin bir kaç iyi şeyi de yapma. sakla. zamanı gelince kullanırsın. benim mesela şu ara yapacak pek fazla iyi şeyim yok. temmuz ayında vizeler, finaller..bugün kendime bir film aldım, adı 99 francs. oturdum,izledim ve izlediğime de pişman oldum çünkü; film hayatımda en çok beğendiğim filmler arasına girdi. hatta sanırım 1. sırada yer almayı başardı benim için. ha şimdi filmi bir daha izleyim desem aynı tadı vermeyecek. hadi başka bir tane 'hayatımda en çok beğendiğim film' bulayım desem, izlemeden nereden bileceksin. izledikten sonra da bittiğine üzülüyosun. ne yapsak bilemedim. benden size tavsiye, baktınız filmi çok beğendiniz, filmin yarısını ertesi gün izleyin. böylece hayatınızdaki bir gün daha kurtarıldı.ne kadar acınası...
sadece siz değerli okurlarım için filmden bir sahneyi ekliyorum ama fransızca.altyazılı yok idi.belirteyim de sonradan yok öyleyken böyleydi demeyin.
25 Temmuz 2009 Cumartesi
8 Temmuz 2009 Çarşamba
what the duce?
bugünkü donald trump alıntısı yine hep hatırlanılmak istenecek, miladi takvimlerin özlü söz köşelerine mutlaka konulması gereken cinsten: ''you're fired!'' bence bu sözden çıkarmamız gereken çok önemli dersler var ve gene bence bu 'günün donald trump alıntısı' uygulamasını bizzat donald trump'ın kendisi hazırlamış, başka bir ihtimali düşünmek dahi istemiyorum. hangi sütü bozuk, hangi aklını peynir ekmekle yemiş , kim yapar ya?yatıyım artık.
uykum da geldi.yatıyım...ama yatmadan önce biraz anlatayım. saat 23:00 sularında yurttan çıktım zira arkadaşımda bira varmış, onun yurda gittim. biraz laflama, bolca dedikodu gecenin 1'ine ve biraz daha ötesine kadar oturduk.bizim kampüsün köpekleri manyak oluyor, çoğu insan korkuyor..ben değil,dolayısıyla onu yurduna bıraktıktan sonra kendi yurduma doğru yol almaya başladım.derken yaklaşık 10 veya daha fazla ama daha az sayıda olmayan köpek sürüsü havlayarak üstüme gelmeye başladı yukarıdaki tepeden.ben inanmazdım saldırgan olduklarına, etrafıma bakındım ama cidden başka bir köpeğe değil bana havlıyorlardı.o an cidden tırstım.yani havlamalarını duyan arkadaşım, iyi misin diye kontrol etmek için aradı bi de üstüne. bu hayvanlara ne yediriyorlar bilmiyorum ki.neyse konu bu değil.o sırada arkamdan bir köpek geldi.sevdim biraz.sonra üstüme falan patilerini koydu, bok etti bluzumu. ben de muç muç yaparak 'yivrum'u peşimden sürüklemeye başladım.iki yurt arası yürüyerek yaklaşık 15 dakikalık mesafede olduğundan gecenin bir yarısı, bir yol arkadaşının fena olmayacağını düşündüm.bi tane adamla karşılaştık, yivrum ona doğru gitmeye başladı. adam 'siz iyi arkadaş olmuşa benziyorsunuz rica etsem uzaklaştırır mısınız köpeği?' dedi. tabi dedim, yolumuza devam ettik.bir kere gaza gelmiştim, yivrum sadık bir dosttu ve beni yurda götürmesinin karşılığı olarak ona buzdolabında duran kıymalı makarnayı üstüne yoğurt dökerek servis edecektim,karnını doyuracaktı.öğrenci yurdu malum, kısıtlı imkanlar...(!)bunları yolda giderken ciddi ciddi düşündüm.yurda 5 dakika mesafe kala, koşa oynaya yürüdüğümüz yolda bir araba durdu yanımızda.bana nereye gidiyorsun istersen seni bırakalım dediler.hayır, kem küm, biz köpekle yürüyoruz dedim ama espri yaptım sandılar.kapıyı açtılar ve bindim. köpeğe baktım, nereye gidiyorsun beni burada bırakıp der gibi şaşkın bakıyordu.üzüldüm lan.cidden üzüldüm.gülmeyin.üzüldüm yani.yazık.o kadar yürüttüm,yolun ortasında sattım, köpek maması fln da hak getire.(böyle mi yazılıyor?)arabadakiler çok çılgın gençlerdi.ikisi kız birisi de başına adeta bir hippi gibi fular takmış olan erkek.çok coşkundular.müzik sonuna kadar açıktı.erkek direksiyonu bıraktığında,sağ koltuktan kız müdahale ediyordu. beni korkuttuklarına dair bir kaç espri bile yaptılar.ineceğim yerde 'biz seni kesecektik' dediler mesela. ya hayat böyle sevgili dostlar.bazen esprilerle karşılaşırsınız.yurda girdiğimde yurdumuzun güvenliği hamdi abi geç kaldığımı söyledi.tam benim için tutanak yazmaya başlamış, o sırada ben girmişim. yani yürüyerek gelseydim niye geç kaldığımı mazeretiyle müdüre açıklamak zorunda kalacaktım. yani gene diyoruz ki, hayat garip. arkamda üzgün bakışlı bir köpek bırakarak,kendi kıçımı kurtardım ve o araba benim için gökten hippiler tarafından gönderilmişti. aslında köpek de bana oraya kadar eşlik etmek için vardı. en azından insan ben-merkezcil düşündüğü zaman böyle sonuçlara varabilir.neyse bu kadar yeter kafamın içinde on bin tane elipsoid uçuşuyor zaten...love u mj!
7 Temmuz 2009 Salı
neydi neydi?
ya delireceğüm gece gece. böle sanırım 2000'lerin başı... yabancı grupları number one tv'den takip ettiğimiz zamanlar, işte o zamanlar bir klip vardı. ne grubun adını hatırlıyorum ne de şarkının adını ama klip aklımda ve o şarkıyı bulmak istiyorum. klipte her şeyden kartondan yapılmıştı. en belirgin hatırladığım, kartondan yapılmış bir kız vardı, siyah küt kısa saçlı ve araba kullanıyordu kartondan yapılma yollarda. tek bunu hatırlıyorum. bilen varsa lütfen şarkının adını söylesin. bulmak zorundayım. o zamanlara döneceğimi sanıyorum klibi izleyebilirsem. geçmişi seviyorum. haydi bakalım genç osmanlar!
ekleme yapıyorum: pencereyi kaparken durumumun ne kadar acıklı olduğunun farkına vardım. pencerenin üstündeki google arama çubuğuna aynen şunu yazmışım: müzik video karton kız.
14 Haziran 2009 Pazar
bir gün gelecek herkes doğru yolu bulacak!

bildiğiniz gibi blogumun olmazsa olmaz köşesi donald trump'ın bilge sözleridir.bugün için gösterilen söz tarihe geçecek nitelikte.tabi ingilizce bir manası da olabilir ama ben ciddi ciddi düşündüm bu adam niye 'alla alla' diye sinirlenme edası veriyor diye.bunun ingilizce bir anlamının var olabileceği ise ekranla 5 dakika boyunca mal gibi bakıştıktan sonra aklıma geldi.beni ve donald'ı bağrınıza basın.söylenen söze gelince, bence komik.siz de gülün.
12 Haziran 2009 Cuma
hayatımızın içinden.
geçen hafta uykusuzda erman çağlar'ın yazısını okudunuz mu? okumadıysanız hemen aktarıyım:
'size kalsa her şey sport: türk tekstil dünyasına eleştirel bir bakış. yandaki temsili çorap kendi çorabım. bir anlık sinirle ayağımdan çıkarıp scanner'a soktum onu. niyetim evdeki pazardan alınma bütün soket çoraplarımın, fanilalarımın, bokser donlarımın üstüne 'sport' yazan tekstil üreticilerine zehir zemberek laflar etmekti. ama çorabı fotoşopta taramaya çalışırken çok saçma bir işe girdiğimi anladım; tarama işlemi bitip, beş dakika önce ayağımdaki çorabı piksel piksel ekranımda görünce sinirlerim iyice bozuldu.sonuçta çorabı scanner'dan çıkardım, tekrar ayağıma giydim,ekranımdaki çoraba da biraz renk ayarı verdikten sonra buraya koydum.sportsa sport.türk tekstil dünyasıyla hiç bir alıp veremediğim yok an itibariyle.'
şimdi bunu niye yazdığımı düşünüyor olabilirsiniz.bir çok nedeni olabilir.an itibariyle hangisinin daha ağır bastığını bilemediğim için bence düşünmeyi bırakın. bu yazıyı okuyunca, ne garip bir noktaya takılmış diye düşündüm.sportsa sport o kadar da önemli değildi.ancak;bir kaç dakika önce çamaşırları asıyordum kuruması için.derken kurumuş ve toplanmamış çamaşırlardan olan sarı bir çoraba gözüm takıldı.ne kadar tatlı bir rengi varmış bunun diye elime alınca, gerçekle yüzyüze geldim.sport her yerdeydi.gerek çekmecelerimizin,gerek dolaplarımızın içinde,gerek yerlerde,gerek çamaşırlıkta,gerekse kurutmak için astığımız asıl adını bilmediğim tellerde.biz istesek de istemesek de, seyyar satıcılarda görüp yüzlerine bakmasak da onlar hayatımızın bir parçasıydı çünkü; bize, her zaman sport marka bir şeyler alacak olan annelerimiz vardı. elimdeki çorapla yaklaşık 1 dakika boyunca bakıştık ve yüzümdeki buruk tebessümle onu ait olduğu yere, tellere geri koydum.sonuç olarak, her ne kadar varlığından haberdar olmasanız da evinizde bir yerlerde sizin için daima giyilmek için hazır olarak bekleyecek bir sport olduğunu bilin ve onları sevin.ek olarak, sadece siz değerli okurlarım için onları görüntüledim ve şimdi alta koyuyorum.onlar görülmeye değer...hoşçakalın...
3 Haziran 2009 Çarşamba
there's no sex in this city.
sex and the city izleye izleye kendimi artık o dünyanın bir parçası olarak hissetmeye başlamıştım. bir 'newyorker'.. ve arabayla alışveriş merkezinin önünde durduk. kahve krizim tutmuştu. koşar adımlarla starbucks'a girdim ve bir 'café americano' istedim. grande! arabaya geri döndüm ve yola devam..o resim canlandı mı gözünüzün önünde? arabanın içinde müzik eşliğinde kahvemi 'yudumluyorum'. derken, 'chipmunks!'. bu kahvenin gömlek
üzerine dökülme efektiydi. neden? ankara belediyesinin bozuk asfaltları, 5 dakikada bir hoplamanıza neden olan çukurlar. 'eh be! , istediğin kadar kıçını yırt elit olmak için, bu ülkede onun için uygun ısı ve ışık yok'..diyiverdim. hoşçakal sex, hoşçakal 'newyorker'...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
